top of page

Devrim Erbil’in Sanatında Yukarıdan Bakmanın Anlamı

Çatıların birbirine karıştığı, Boğaz’ın şehrin içinden bir çizgi gibi geçtiği, minarelerin silueti tamamladığı o manzara… İstanbul’a yukarıdan baktığımızda şehir, günlük hayatın karmaşasından biraz uzaklaşarak bambaşka bir görüntüye dönüşür.

Devrim Erbil’in eserlerine baktığımızda da tam olarak böyle bir İstanbul’la karşılaşırız. Fakat onun İstanbul’u yalnızca yukarıdan görülen bir şehir değildir. Hafızanın, renklerin ve çizgilerin yeniden şekillendirdiği bir İstanbul’dur.


Devrim Erbil denildiğinde akla ilk gelen imgelerden biri İstanbul’dur. Sanatçı, özellikle İstanbul’un siluetini, çatılarla örülü dokusunu, Boğaz’ı ve şehrin ritmini kendine özgü çizgi ve renk anlayışıyla ele alır.Ancak Erbil’in resimlerinde İstanbul’u birebir görmek beklenmemelidir.Onun amacı bir fotoğraf çekmek değildir. Bir manzarayı olduğu gibi aktarmak yerine, İstanbul’un onda bıraktığı duyguyu tuvale taşır. Bu nedenle eserlerinde gerçek şehir ile sanatçının zihnindeki şehir arasında bir bağ oluşur.Bir başka deyişle, Erbil İstanbul’u resmetmekten çok kendi İstanbul’unu yaratır.


Peki sanatçı neden şehre bu kadar sık yukarıdan bakar?

Bunun önemli bir nedeni, İstanbul’un bütününü aynı anda gösterebilme imkânıdır. Sokakta yürürken yalnızca bulunduğumuz sokağı görürüz. Yukarıdan baktığımızda ise sokaklar, yapılar, çatılar ve yollar bir bütünün parçalarına dönüşür.

Erbil de bu bakış açısını kullanarak İstanbul’un karmaşasını bir çeşit görsel ritme dönüştürür.Çizgiler birbirini takip eder, renkler kompozisyon içinde hareket eder ve küçük ayrıntılar bir araya gelerek büyük bir şehir görüntüsü oluşturur.

Bu nedenle onun resimlerine bakarken yalnızca bir manzarayı değil, adeta hareket eden bir İstanbul’u izleriz.


Devrim Erbil’in sanatında çizgi oldukça önemli bir yere sahiptir. İnce çizgilerin tekrarları, yapıların yoğunluğu ve renklerin birbiriyle ilişkisi eserlerine karakteristik bir görünüm kazandırır.İlk bakışta bu kadar çok çizginin oluşturduğu görüntü karmaşık gelebilir. Fakat biraz daha dikkatli baktığımızda bu karmaşanın içinde bir düzen olduğunu fark ederiz.

Çatılar, yollar, yapılar ve şehir silueti birbirine bağlanır.Sanki İstanbul’un bütün sokakları ve binaları aynı hikâyenin farklı cümleleri gibidir.İşte Erbil’in farkı da burada ortaya çıkar: Şehrin yalnızca görüntüsünü değil, ritmini de resmeder.


Devrim Erbil’in İstanbul tablolarına bakarken insanın aklına şu soru geliyor:

Bu gerçekten İstanbul mu, yoksa sanatçının hafızasındaki İstanbul mu?

Belki de ikisi birden.

Çünkü şehirler yalnızca binalardan oluşmaz. Bir şehirde yaşadıkça onun görüntüsü hafızamızda değişir. Çocukken gördüğümüz bir sokak, yıllar sonra bambaşka bir anlam kazanabilir. Bir Boğaz manzarası, geçmişte yaşanan bir anıyı hatırlatabilir.

Erbil’in İstanbul’unda da böyle bir hafıza duygusu hissedilir. Şehir tanıdıktır ama aynı zamanda gerçek hayattaki İstanbul’dan farklıdır.

Bu nedenle eserleri yalnızca İstanbul’u bilenlere değil, İstanbul’a dair bir anısı olan herkese farklı şeyler söyleyebilir.


Belki de Devrim Erbil’in İstanbul resimlerinin en güzel tarafı, bize zaten bildiğimizi düşündüğümüz bir şehre yeniden bakmayı öğretmesidir.Her gün önünden geçtiğimiz yapılar, uzaktan gördüğümüz minareler, Boğaz’ın mavisi ve birbirine yaslanmış çatılar onun resimlerinde başka bir dünyaya dönüşür.İstanbul, sanatçının ellerinde adeta bir desen haline gelir. Ve biz o desenin içine baktıkça şehrin sadece nasıl göründüğünü değil, nasıl hissedilebileceğini de düşünmeye başlarız.

Devrim Erbil’in İstanbul’a yukarıdan bakması belki de tam olarak bununla ilgilidir: Şehri uzaklaştırmak değil, onu bir bütün olarak görebilmek.Çünkü bazen bir şeyi gerçekten görebilmek için ona biraz uzaktan bakmak gerekir.Devrim Erbil’in İstanbul’u da tam burada başlar: Şehrin kendisiyle, sanatçının hafızasının kesiştiği yerde.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page